Mutlu insanlar ve gazete

Geçen bir haber okumuştum.
Yapılan araştırmaya göre mutlu insanların gazete okuduğu, mutsuzların ise daha çok tv seyretmeyi seçtiği görülmüş.
Biz boşuna demiyoruz "Gerçekler Zamanla anlaşılır." diye :)
Dilde değil Kalptedir... :)

Çocukluğumu Geri Verin Bana
Sebebi sair miydi aşkın
Ahrar mıydı hali zaman bilemem
Lakin çocuktum sorular sorardım adamlara
Sonra büyüdüm koca bir sorun oldum
Sırada ne var bilmiyorum
Eylül de bitti bak
Terkedilecek birşeyim kalmadı
Bana mutluluklar dileme
Hiçbirzaman hoşça-kalmayacağım
Yüreğime kıyıpta gidişin önemsiz değil
Önemsiz değil güllerimi yere vurup sevmiyorum değişin
Bana mutluluklar dileme surure
Feylozof abiler cevaplarımı geri verin bana
Tutuksuz tutanaklar yakmadım ki ben
Toplumu hizaya çekmeye çalışan da ben değilim
Okuduğum kitapların hiçbirinde adım yok
Bir türküye bile eşlik edemedim
İçi boş kavramlarla oyalanıp durduk sayenizde
Alınan her yeni elbisede çocukların cansız bedenlerinin yattığını söylemediniz bize
Tutuşturduğunuz ateşlerde suni sloganlar attık
Meydanlarda sadece mazlumlar haykırır zannederdik yanıldık
En mahzun yanımızdan provoke ettiniz bizi
Çocukluğumu özlüyorum ben
Feylezof abiler çocukluğumu geri verin bana
Ötelerde bir dünya var
Geceler bomba sesleriyle çıkar sabaha
Her doğan güneşe bir ölüm düşer
Bir ölüm bin dirilişe
Sen fondeten sürersin belki
Kan lekeleri dururken onların yüzünde
Sil o dudağındaki kırmızılıkları
Makyajından kan damlıyor surure
Mustafa Kadir Medsus
-----------------------------
Ayna Söyledi Ben Sustum
Hey! dedi gel buraya,
Yüzüme bak, çevirme yüzünü
Yıllardır başka dünyalarda kovaladın hüznünü…
Hiç bana dokunmadın
Haydi dokun, soğuğum değil mi?
Şimdi beni al ve güneşe götür
Sen ısınırken, ben ılırım belki…
Ben her zaman gözlerine baktım
Gözlerinin ta içine..
Yüzüme ne zaman dönsen beni sana bakar buldun…
Sen gülünce güldüm ben, ağlayınca ağladım
Elini uzatınca senden fazla uzandım…
Beni silmen nafile, sabunlama boşuna.
Bulanık olan sensin..
Haydi yüzleş benimle, diğer yönelişlerin kaçış..
Senin ki yaşamak değil, toprağı göğe saçış…
Güzelsin deyince sevinirdin..
Yaşlandın deyince niye kızıyorsun
Titreyen ben değilim ve ıslanan…
Sen de biliyorsun
Al bir taş ama iyi kır, dağılsın zerrelerim
Yok sadece çatlatırsan
Senden pek çok gösteririm
Kırdım aynayı o an
Ben binlere bölündüm
Ama nefsim bütündü…..
Bilirim asıl marifet ,gerçeğe tahammüldü……
Y.Adiguzel, Seher Vakti, *SIR*

Ya ''VEDÜD''
İçimdeki yârime iyi bak
ve beni onu sevecekken
onu da beni sevecekken karşılaştır...
Amin
Ya Vedud!
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için bakar yüzler yüzlere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için güneş doğar günlere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için baharın gelir her yere
Sen sevdiğin ve sevdirdiğin için kelamın değer dillere

Selluka
Yağmur yağdı, gene damlar boyandı
Sellukalar uyandı
Yağmur yağdı, gene yıkandı kalbim
Aşk kapıma dayandıDilimde şarkılar, hepsi aşktan yakınır
Yüreğimde kuşlar, hepsi aşktan sakınır
Yar senin kalbin kırılmış, sözler sana dokunur
Ama bak aşk send de var, gözlerinden okunurSen sen sen aşkı bilsen, başka bir dünyaya girsen
Sen sen sen aşkı bulsan, selluka gibi sarılsanEzginin Günlüğü


Türk dili üzerinde yıllar yılı yaptığı araştırmaları ve incelemeleri makaleler hâlinde ortaya koyan merhum Banarlı'nın bu eseri her Türkçe sevdâlısının başucu kitabıdır.
Türkçe'nin güzelliklerini anlamak için bu kitaba bir göz gezdirin derim. İşe gidip gelirken otobüste yol arkadaşım şu aralar. Ne kadar çok zengin bir dilimiz varmış, ne kadar çok saçma işlerle dili berbat etmişiz güzelce anlatılıyor.
Bunun yanında ise H.E'nin ismiyle can yakan yeni kitabı "Sükûtun Çığlıkları" sırada bekliyor. Bu kitap hakkında çok yazı çıktı/çıkıyor. Fazla tanıtıma ihtiyacı da yok zaten ama birkaç güzel makaleye bakalım.
Tanıtım Yazısı:
Sükût konuşmaktır aslında anlayana harfsiz ve kelimesiz.Anlayan sükûtun ifade ettiği tüm mânâyı okur sessizliğin derin çizgilerinde."Sükûtun Çığlıkları" M.Fethullah Gülen'in Çağ ve Nesil serisinin 9.kitabı.Çığlıklarını içine gömüp duygularını sükûtun nağmeleriyle dillendirenlerin harekât tarzı aksiyon anlayışı ve herşeye rağmen ümidin o hiç solmayan ikliminde yeşeren düşlerin ilmek ilmek örüldüğü eser; gönlü dağlayan fırtınaları, köpürüp duran hafakanları ve derinden derine kaynayan mağmaları içinde saklayan bir yanardağ sükûtunu anımsatıyor bizlere.
Timeturk haberi:
'Bir Büyülü Dünya Vardı', 'Bizim de Kendimiz Olduğumuz Günler Vardı', 'Ne İdik Ne Olduk' gibi unutulmaz yazıların yer aldığı kitap, yeniden kendimize bakmamızı salık veriyor. Gülen'in bütün yazı ve kitaplarında görülen temel temaları, bu kitapta da görmek mümkün. Toplumumuzu ayakta tutan değerler; yerinde saymaktan, birbirimize düşmekten sakınmak ve ruhta yeni bir diriliş için gerekli donanımları kazanmak...
Yazıların pek çoğu, kitabın adının da akla getirdiği gibi bir dönemin kırgınlıklarını, toplumun yakaladığı barış ve diyalog atmosferinin kimi karanlık eller tarafından yok edilişinin yaşattığı sarsıntıları dile getiriyor. 'Sükût' ve 'çığlık' tezadı, yakın dönemin toplumsal olaylarının ruhlarda meydana getirdiği gelgitleri ustaca anlatan bir buluş. Haksızlıklar karşısında çığlık atma ihtiyacına karşı yine aklın ve gönlün diliyle hareket edip mülayemeti tercih etmenin yüceliği... Pasif değil, aktif bir sükût burada sözü edilen. Atılan çamurlar karşısında sükût ederek yolunda daha hızlı, daha bilinçli yürüme sanatı... Demiş ya şair; 'Sükûtu bilmediğinden değil edebdendir/ Eğerçi söylemez amma neler bilir âşık'. O kutlu simalar, yine de etrafına küsmez, çığlığını bazen iç âleminde yankılandırır, bazen de dilinden anlayanlara fısıldar. İşte 'Sükûtun Çığlıkları', Gülen'in gönül ikliminden gelen böylesi seslenişler. Bizi biz olmaktan uzaklaştıran sebepleri sıralıyor kitap boyunca Gülen; bizi biz yapacak yolları gösteriyor. Ve bir sükût iklimine, huzur diyarına çağırıyor. "Bir zamanlar sükût ve sessizlik bizim en tabii halimiz ve her zamanki iklimimizdi. Belki çokları farkında değildi bu huzur atmosferinin ve bu sessizlik mûsıkîsinin şimdilerde sezemedikleri gibi bu tiz perdeden gürültüleri." diyor. Kim bilir, günleri devredip duran dünyada o sükût ve sükûn günlerinin yeniden başlamasına çok kalmamıştır.Sızıntı Dergisi'nin son sayısındaki başyazıyı okurken zirve yazılarla ilgili düşüncem bir kere daha pekişti. Sükutun Çığlıkları başlığını taşıyordu yazı. Evet, sükutun çığlıkları! Her satırında bu iki zıt kavramın yeni bir davranış biçimine dönüştüğünü, yeni bir insan tipi doğurduğunu ve doğum sancılarının insan yüreğini dağladığını hissediyorsunuz.
Sükutun Çığlıkları'nı ruhani bir sükut içinde yaşamak, yazıdaki her kelimeye hayat veren gözyaşlarına ortak olmak; ve daha önemlisi, bu yazıya "zamanın çıldırtıcılığına karşı sabırla" direnmek gerekiyordu belki de. Öyle ya; zirve yazılara ancak hayret içinde bakılır, "keşke..." der geçilir. Çünkü güç yetmez o şahikalara ulaşmaya, yürek dayanmaz zirvelerin basıncına. Miami sahillerinden Everest Türküsü tutturmak kolay mı? Diyelim ki artistik cümlelerle resmettiniz bulutlar diyarının rengarenk destanını; hangi duru vicdan, tam bir paylaşımın olmadığı kıyl ü kali ciddiye alır?
Üstatlarından şiir tahlilleri, hikaye tahlilleri okuma bahtiyarlığına erdim, metin tahlillerinin teknik detayını öğrenmeye gayret ettim; ancak zaman içinde anladım ki, hiçbir tahlil, gerçeğin gölgesine bile yakınlaşamıyor. Buna rağmen bir başyazı üzerine bu naçizane cümleleri kaleme alıyorum. Belki güncel tartışma konularından kafamızı bir lahza olsun kaldırır, vicdanın en derin noktalarından kopup gelen bu çığlığa kulak veririz diye. Sessizliğin sesini duymayanlara küçük bir hatırlatmada bulunmak istiyorum. Belki birilerinin merakına vesile olur diye kaleme alıyorum bu yazıyı.
İnanıyorum ki sükutun yankıları, Kehf mağarasının duvarlarında çınlamalı ilkin. Fütüvvet destanı olup geri dönmeli tarih yapraklarına. Bir uyanışın, kanat çırpışın yeniden vesilesi olmalı Sükutun Çığlıkları. Kehf'in gizemli mekanından Platon'un hikmete susamış mağaralarına kadar yankılanmalı bu ses. Sonra yorgun yüreklere su serpmeli, bitap dimağlara can vermeli..…
Çığlık ne zaman sükuta dönüşür biliyor musunuz? Görgüsüzlüğün, bilgisizliğin çepeçevre etrafınızı sardığını hissedersiniz. Artık feryadınızı duyan yoktur. Sükutun çığlığı, çığlığın sükutuyla başlar! Bu, hoyrat ve kaba düşünceye karşı bir başkaldırıdır aslında. Bir yönüyle, dış aleme bütün kapıları kapatma ve her şeye nigahban olan sırdaşa yönelme anıdır bu. Ham ruhlar, bu yönelişi anlayamaz. Bilmezler ki her şeyin ötesinde öteleri elinde tutan biri var…
Sükutun çığlığı, gözsüz, kulaksız, kalpsiz yaşayanlara karşı bir direniş biçimidir. İnsan sevgisine dayanır, sulh çizgisine inanır. O yüzden ma'şeri vicdanda derin izler bırakır bu tavır. Her bir gönülde dalga dalga yankılanan bu çığlık, bir yakarıştır aslında; Kudreti Sonsuza, Merhameti Eşsize, Himayesi Sınırsız'a karşı yapılan dupduru bir yakarış... Sebepler bir külliye sükut etmiştir sükutun çığlığa dönüştüğü demlerde. Haksızlık o kadar âşikardır ki, sarf edilecek bir kelime bile zalime cerbeze fırsatı verecektir. Halbuki gönül erlerine zaman, cerbezenin çok ötesinde bir ufku işaretlemiştir...
İtiraf etmem gerekiyor ki Sızıntı'yı ürpererek okudum. Ürperdim hayatı bomboş gayeler uğruna tüketip gidenler için. Ürperdim ışığa bu kadar yakın olduğu halde karanlık türküler söyleyenler için. Ürperdim nimetler içinde kadirşinaslık bilmeyenler için. Ürperdim büyük davalar yerine küçük hesaplar peşinde koşanlar için. Ürperdim en halis vatan evladına şaki muamelesi yapanlar için...
Ve istedim ki bu ürpertiyi sizlerle paylaşayım; heyhat!
En iyisi ey sevgili okuyucu, benim yarım yamalak cümlelerime güvenme ve yazının aslına ulaş; göreceksin orada ülke sevdalısı insanların yüreği güm güm atıyor. Seni ülke sevgisine, insan sevgisine, Allah sevgisine davet edecek bu yazı. Vicdan muhasebesine zorlayacak. Bu kutsi davete ne kadar susadığını göreceksin. Ve bir kere daha anlayacaksın ki "her şeye rağmen" deyip yürümek kadar güzel bir yol yok şu fani dünyada...BANA BİR İSİM VER, VARLIĞIM OLSUN

Öyle bir çığlıkla attı ki kendini Âdem uykusundan, gerçekte çığlık atıp atmadığını bile bilmedi. Ama iki uyku arasında rüyasının bölündüğü gün gibi gerçekti. Ve başına bir şey gelmiş gibiydi.
O zamansızlık zamanında, cennet ırmağının kıyısında Âdem onunla göz göze geldi. Kuşları, tüyleri ürkütmekten korkarcasına elini uzattı yavaşça. Parmaklarının ucundan dökülen yaseminleri gösterdi. İçine dolan ses ve ışığa, sevince sarmaşığa, usulca, sen kimsin, dedi. Bildiğini bir kez daha bilmek, kelimesini bir de ondan duymak istedi.
Ben kadınım, dedi Havva, ama bu benim sıfatım. Adımı henüz bilmiyorum.
Sonra döndü Âdem'e,
aklına bir şey gelmişti.
Sesi, bengisular gibiydi.
Bana, dedi, bir isim ver,
varlığım olsun.
Durdu, aklından yeni bir şey geçti. Bana, dedi, sen isim ver, varlığım senin olsun.
Bana öyle bir isim ver ki senin adının yanında dursun.
Seni anan beni de ansın. Seni hatırlayan beni hatırlamadan olmasın.
Bir "ile" koy aramıza bizi
birbirimize bağlasın.
Nazan Bekiroğlu / LÂ


Saf tutuyor harfler,hizaya dizilmiş bir alt yazı gibi ,düşürüyorum kendimi, seninle yan
yana… Çekiyorum kınından cümleleri ve kıldan ince ,sesin, vuruyor boynumu…
Yüzümü çevir, yüzüne tut ellerinle,ışığı yansın gözlerimin,dindir ağır yaralı yüreğimi,
dua makamında bir şeyler fısılda içime…
”Yokluğa düşürüp aratma beni’’
Erken törpülenmiş kalabalığın içinden geçmek isterdim..Tiftiklenmiş sessizliğe düşüyor
adımlarım…geciktim mi?...Erken miydi zaman bilemedim… Çapraz günlerin arasına
atıyorum düğüm…Gönül koyuyorum ilmeğe…
daha ağıtlar yakmadım sevgili
daha geçmedim gazellere
daha demedim aşkımın destanını
buz gibi ellerim
cepsiz giydim aşkı üzerime
hüzün nerden bulaştı yüreğime bilemedim...
Alıntı
« Önceki :: Sonraki »